Dericilik, ilk çağlardan itibaren insanların doğa şartlarına karşı koymak amacıyla, örtünme ve barınma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. İlk insanlar avladıkları hayvanların derilerinden yararlanmak için ilkel deri işleme yöntemleri keşfetmişlerdir. Bunun içinde doğal her olanaktan yararlandıkları, yüzebildikleri hayvanların derilerini sularda yıkadıkları, ağaç dallarına ve kazıklar arasına gererek kuruttukları, yaktıkları ateş dumanıyla tütsüledikleri, toprağı, tuzu, şapı da ilkel sepileme yöntemleriyle kullandıkları tahmin edilmektedir. Bu işlemlerinde dericiliğin dolayısıyla sepileme- debagat tarihinin başlangıç noktası olduğu anlaşılmaktadır (Sakaoğlu 2002).

    Derinin insanoğlunun yaşama alanı olarak seçtiği her bölgede varolduğu bilinmektedir. Özellikle Anadolu’da ateşin kullanıldığına ve bir takım aletlerin yapıldığına ilişkin sayısız bulgular ortaya çıkarılmıştır. Bu bulgular arasında deri parçalarının az bulunması, derinin organik yapısından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı çok eski devirlere ait deri bulgulara nadiren rastlanmaktadır. Ancak Mısır gibi çok sıcak ve kurak, Sibirya gibi soğuk bölgelerde ve bir de Orta Asya bozkırlarında deri parçalarının çürümeden kalabilmesi mümkün olmuştur. Tarihin en eski deri örnekleri ; mağara duvarlarındaki resimlerinde, kabartmalarda ve heykellerde görülmektedir. İspanya’da Altimira mağaralarındaki (M.Ö. 2000) yılında bulunan duvar resimlerinde bizonlar ve onları avlayan avcılar sırtlarında postları ile deri kullanan ilk insanı belgelemektedir (Yıldız 1993). Çin, Orta Asya, Mezopotamya, Anadolu, Mısır ve Avrupa dericilik ve deri sanatı tarihinin en eski verilerini ve izlerini sunan kültür bölgeleri olarak saptanmaktadır. 1931 yılında Çin’de Kou-Tien’de gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalarda, tarih öncesi devirlere ait odun kömürü, kireçleşmiş kemik ve deri kalıntıları bulunmuştur. Fransa’da Chapelle-aux Saints kasabası civarında, Orta Paleolitik zamanı işaret eden, mağara tabanındaki arkeolojik katmandan, ren geyiği, dağ keçisi, mağara sırtlanı v.b. gibi hayvanların kemikleriyle yontulmuş çakmak taşları, kazıyıcılar ve muhtelif uçlar çıkması insanlığın o dönemden oldukça ileri bir hayvan kültürüne sahip olduğunu göstermektedir. Yine Mezopotamya Fırat vadisindeki kazılarda ise M.Ö. 4000 yıllarından kalma kırmızı boyalı deri buluntuları bu bölgelerin bir önceliği olduğunu düşündürmektedir (Sakaoğlu 2002). Deri işlemeciliği ve işlenmiş derinin günlük yaşamın birçok alanında kullanılması, göçebelikten yerleşim düzenine geçen insanların kendi eşyasını üretmek amacıyla başlamıştır. İnsanoğlu buna bağlı olarak deriyi daha uzun bir süre faydalı şekilde kullanabilme yöntemlerini aramış ve ilk sepileme yöntemlerine ulaşmıştır (Önol 1984).

    İnsanların yaşam içinde karşılaştıkları doğa olayları, doğum, hastalıklar, ölüm gibi sorunlara karşı çareler arayarak bitkilerden bir takım ilaçlar hazırlamaları ve bunlardan alınan olumlu sonuçları deri üzerinde denemeye başlamaları büyük bir ihtimalle ilk sepileme yöntemini ortaya çıkarmıştır. Diğer bir ihtimalle de meşe palamutu gibi tanen maddesi içeren bitkilerin, rastlantı sonucu içinde derilerin bulunduğu su birikintilerine düşmesi sonucu tabaklama olayının keşfedildiği belirtilmektedir (Yıldız 1993).

    Neolitik dönemin sonlarına doğru deri yalnızca giysi olarak değil çeşitli barınak ve ev eşyasında da kullanılmıştır. Aynı zamanda derinin alış-veriş metaı olarak para gibi kullanıldığı pişmiş kil tabletlerden anlaşılmaktadır (Yelmen 1998a). İlk uygarlıklara gelindiğinde örneğin Mezopotamya şehir devletlerinin tarihi araştırıldığında dericilik ile karşılaşılmaktadır. Asur, Elam, Sümer, Babil gibi Mezopotamya devletleri, derilerini işleyerek, değişik alanlarda kullandıkları çeşitli nesneler üretmişlerdir. M.Ö. Üç binli dönemlerde kırmızı boyalı tabaklanmış keçi derisinin “Babilonya derisi“ adı altında geniş bir pazarı olduğu diğer yandan kurutulmuş ve sepilenmiş ceylan, keçi, kuzu, sığır derilerinden çeşitli eşyanın Mezopotamya kentinde üretildiği, hatta tanrıya sunulan adaklar arasında deri eşyanın, örneğin sandaletlerin yer aldığı çivi yazılı belgelerin duvar kabartmaların tanıklığı ile saptanmıştır.

    Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında devlet büyükleri, din adamları, hükümdarlar ve onların eşleriyle çocukları deri giyebiliyorlardı. Çünkü deri zor bulunan bir malzeme olması, sepileme işlemlerinin çok az kişi tarafından bilinmesi ve formüllerin saklanması gibi nedenlerle önemli bir sanat haline gelmiştir (Kanbay 1993). Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan çivi yazılı bir Hitit tabletinde hikaye edilen Mısır Kraliçesi Nattera’nın, Hitit Kraliçesi Puduhepa’ya aralarında 12 parçadan ibaret hediyeyi korumak ve Hitit devleti’ne ulaştırmak için oğlu Parinhaweya’yı görevlendirmesi; M.Ö. 13.yy.’a ait bu tablet Mısırlıların renkli deriyi bildiklerinin bir kanıtıdır ( Yelmen 1998a).

    Tabletlerden ve yazılı belgelerden edinilen bilgilerden; “sandalet“ denilen, köseleden ökçesiz bir taban ile buna halkalarla bağlanmış parmak arası ve ayak bileği kayışlarından ibaret basit ayakkabıyı ilk bulanların Sümerler olduğu bildirilmektedir (şekil 2.1.). İlk zamanlarda sandalet, sadece kral ve rahiplerin belirgin bir ayrıcalığı iken, savaş koşulları ve yayılma siyasetlerinin zorlaması sonucu, askerlerin, postacıların, tacirlerin ve giderek halkında kullandığı ayakkabılar arasına girmiş ve Mısır , Mezopotamya ‘dan sonra Asur, Hitit gibi diğer Anadolu medeniyetlerine de yayılmıştır.


Şekil 2.1. M.Ö. Üç binli yıllardan kalma sandalet örneği (Sakaoğlu 2002)


Şekil 2.2. M.Ö.Üç binli yıllarda Mısırda bir deri ve sandalet atölyesi (Sakaoğlu 2002)

 

   Mısır dericiliğinin tarihi de Mezopotamya dericiliği kadar eskidir. Firavunlar Devri’nin eski krallık döneminde (M.Ö. 3200-2400) izlerine ve önemli bulgulara rastlanan Yukarı Mısır’da Ghebelen mevkinde E. Schiaparellinin yaptığı kazılarda M.Ö. 5000 yılına tarihlenen deri parçaları, yarı mamül deriler, tabaklama ve sandalet atölyesi (şekil 2.2.), deri işleme aletleri ve sepileyici bitki kalıntıları ortaya çıkmıştır ( Kanbay 1993 ).

   Mısır uygarlığının önemli bir buluşu olan deri kağıdı, keçi ve kuzu derilerinin işlenip, inceltilip ağartılarak bir tür kağıda dönüştürülmesi şeklinde kullanılmıştır. Önceden yaygın olarak kullanılan papirüse oranla daha değerli ve kalitelidir. Daha sonraları üretiminin yasaklanması nedeniyle Bergama’da üretilmiş ve Avrupalılar buna parşömen adını vermişlerdir (Kağıtçı 1936).M.Ö. 2000-1200 yılları arasında en parlak dönemini yaşayan Hititlerde, alüminyum ile tabaklama sanatının çok geliştiği ve bu yöntemle üretilen ürünlerin ihtiyaç malları arasında yer aldığı tarihi kaynaklarda bildirilmektedir.

   Bu dönemde Anadolu’da görülen ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler aynı zamanda Ege Adaları’nda da kendini göstermiştir. Hititlerin en parlak dönemi olan M.Ö. 1650 yıllarında Girit’in Güney kıyılarındaki kazılarda çıkartılan kemikten yapılmış ve üstü şekillerle bezenmiş bir kap, dericilik tarihi bakımından önemli bir belge olarak kabul edilmektedir. Bu kabın üzerinde yer alan üç prensten her birinin üzerinde fil derisinden, bitkisel tabaklamaya tabii tutulmuş giysiler bulunmuştur. Bitkisel tabaklamanın Anadolu’dan Girit’e oradan da Yunanlılara ulaştığı söylenmektedir. Bunun yanı sıra eski Yunan eserlerinde İyonyalılar’ın yüksek nitelikte sağlam deriler yaptıklarından bahsedilmektedir. Daha sonra Romalılar’da deri giysi ve sandaletler toplum hayatında çok önemli bir yere sahip olmuştur. Hitit ve Greklerden sonra Orta Asya Türk boylarında da dericiliğin önemli bir yer aldığı yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.

   Türk kültürünü belgeleyen en eski buluntular, Hunlar’a ait kurganlardan elde edilmiştir (şekil 2.3.). Altay dağlarında Pazırık bölgesinde bulunan kurganların açılmasıyla, deriden yapılmış giysiler, çizmeler, eyer koşum takımları, kap kacak ve aplike süslemeler gibi nesneler gün ışığına çıkarılmıştır (Aslanapa 1989).


Şekil 2.3. Hun Türklerine ait Altay dağlarındaki kurganlarda bulunan ve tekerlekleri deri ile kaplanmış bir araba (www. hermitagemuseum.org)

    Türk topluluklarında doğa koşulları ve yaşayış biçimi derinin günlük yaşamda yaygınca kullanımına etkendir. Bunun önemli izlerinden biri de bozkır yaşantısının ayrılmaz parçası olan atlardır. Türk boylarında deri süslemeciliği ata verilen önemle ortaya çıkmaktadır (Diyarbekirli 1972).

    Orta Asya’dan başlayarak at , Türklerin günlük yaşantısında ve savaşlarda en önemli yardımcısı olmuştur. Bu nedenle de at ile ilgili aksesuar süslemelerine ayrı bir önem verilmiştir. Bunlar eyer, eyer altı örtüleri, koşum takımı, yular ve üzengi gibi parçaları kapsamaktadır (şekil 2.4., 2.5., 2.6., 2.7.). Kurgan bulguları arasında yer alan koşum takımları ; ahşap ya da deriden yapılmıştır. Eyer ve eyer altı örtülerinde ise keçe veya deri kullanılmıştır.

Şekil 2.4. Hayvan mücadele sahnesiyle süslü bir eyer. Deriden kesilerek yapılmış figürler tekrar deri üzerine yapıştırılmıştır (Diyarbekirli 1972)


Şekil 2.5. Hunlar dönemine ait Altay dağlarından çıkarılmış bir eyer (Diyarbekirli 1972)

DAHA DETAYLI BİLGİYİ ALT KISIMDAKİ DOSYADAN İNCELEYEBİLİRSİNİZ.

KAYNAK: GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDE EL SANATLARI ÇERÇEVESİNDE ÜRETİLEN DERİ ÜRÜNLERİ ÜZERİNDE BİR ARAŞTIRMA

Melda ÖZDEMİR   ANKARA 2004

Bir Uygurlunun çift kemeri,kılıcı ve okluğu (Ögel 1991)
Osmanlı döneminde yapılmış deri barutluk (Akbayar 2002)
Topkapı Sarayında bulunan Osmanlı Dönemi deri kalkan ( Akbayar 2002).
Sürre kesesinden detay (Küçükerman 1988)
İşlemeli deri salınacak (Akbayar 2002)
Üzeri gümüş kakmalı köseleden yapılmış keşkülü fukara (Akbayar 2002)
Deri yastık ( Katlı 2003 )
Deri üzerine sırma işlemeli kadın başlığı (Akbayar 2002)